16 Aralık 2011 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 3

İKİ ŞEY SONSUZDUR, UZAY VE APTALLIK. BİRİNCİSİNDEN O KADAR EMİN DEĞİLİM...
(ALBERT EİNSTEİN)

14 Aralık 2011 Çarşamba

ALİŞER’İ İYİ TANIYIN!

1921’deki koçgiri isyanının çıkmasında Alişer bey’in çok büyük bir etkisi vardır. Kürt Teali Cemiyeti’nin sekreterliğin yapan Alişer, cemiyete uğrayan Kürtlere cemiyetin gazetesini okumuş, anlatmış ve Kürt bağımsızlığı hakkında bilgiler vermiştir. Alişer, sadece propaganda faaliyetleriyle Kürtleri isyana sürüklemekle kalmamış, ayrıca Ekim 1920’de etrafına topladığı 150 kişilik bir çeteyle Kemah çevresinde soygunlara başlamıştır.

Dersim isyanı sonrasında, savcı B. Hatemi Şahanoğlu’nun iddianamesine göre Alişer bey, hayatını “Kürt Davası”na adamış, her fırsatta Kürtleri isyan ettirmek için çaba harcamış bir ayrılıkçıdır;
“İsyanı hazırlayanlardan bahsederken baş tarafa Alişer’in ismini geçirmek lazımdır. Alişer, Zara’nın Ümraniye nahiyesine bağlı Ağızkir köyünde doğmuş ve şer için yaratılmış bir mahluktur. 1. Dünya Savaşı’nda Ruslara casusluk etmiş, birçok masumun ocağını söndürmüş ve sonunda Rus karargahına firar ederek işgal edilen Türk topraklarında yapmadığı melanet kalmamıştır. Mütarekeden sonra da Alişer, Seyit Rıza’nın himayesine girmiş ve Erzincan, Sivas ve Dersim yöresinde gerçekleştirilen çapulcu akınlarında başrolü oynamıştır. Milli Mücadele’de İstiklal Ordusu, Çerkez Ethem’i etkisiz hale getirirken ansızın taarruz eden Yunan kuvvetleriyle Birinci İnönü’de ölüm kalım mücadelesine girdiği sırada, Türk tarihinin en buhranlı günlerinde Alişer’i yine Koçgiri isyanının başında Pontusçularla birleşmiş ve milletin başına umulmadık gaileler çıkarmış görüyoruz. Mudanya Mütarekesi’nden sonra Alişer ve Seyit Rıza artık ayrı ayrı iki şahsiyet olmaktan çıkmış; çapul, serkeşlik ve ihanet ruhunu temsil eden bütün olmuştur.

Evrakı arasında çıkan iki belge dosyadadır. Bunlardan biri İngilizlerle Büyük Kürdistan hakkında haberleşmesine aittir. Diğeri de 1. Dünya Savaş’nda, düşman komutanlarından Dersim’de ikamet ettiği için aldığı belgedir.”

(Cumhuriyet Yalanları 2. Kitap – Sinan Meydan syf 460-461)

12 Aralık 2011 Pazartesi

ALIN SİZE “BELGE”!


Tunceli vilayeti dahilinde Ovacık Kazası jandarma birliğine tabi Diztaş karakoluna 4/2/938 tarihinde Kalan Aşireti tarafından yapılan taarruz neticesinde şehit edilen karakol komutanı ile 20 jandarma erine ait olup mütaarrızlar tarafından gasbedilen 499 lira değerindeki erzakın bilahare erlerin iaşe bedellerinden ödenmek üzere Ovacık Kazası merkezindeki bakkallardan veresiye olarak alındığı ve bunların Jandarma Genel Komutanlığı bütçesinin iaşe tertibinden verilmesi mümkin olamıyacağı anlaşıldığından, Maliye Vekaleti bütçesinin masarifi gayri melhuza tertibinden verilmesi; Jandarma Genel Komutanlığı’nın işarına atfen Maliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 23/6/938 tarihli toplantısında onanmıştır.”

İmza:  Reisicumhur Kemal Atatürk. Başvekil, Celal Bayar...


Yani, diyor ki...
Adamlar askerlerimizi şehit etti, üstüne erzakını çaldı, şehitlerimizin bakkallara veresiye borcu kalmasın, derhal ödeyin!





9 Aralık 2011 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 2

Gönlünü yıkayıp arıtmamışsan, habire abdest alıp durmaktan fayda bekleme !
Hz.Mevlana

7 Aralık 2011 Çarşamba

BEDELLİ ASKERLİĞE CEVABI KÖYLÜLER VERDİ

Bugünlerde çok tartışılan ve yeniden uygulanmasına karar verilen bedelli askerlik, aslında bir ulusun, ulus olabilmesinin en önemli unsurudur. Vatan ortaksa, onu korumak için herkes ortaklaşa nöbet tutacaktır.

Türk köylüsü, bu gerçeği bir tokat gibi çarpmıştır bedelli isteyen zenginlerin yüzüne…

1920 Ağustos’unda Antep, henüz Gaziantep değildir. Fransız ablukası altında, hem ortalığı cehenneme çeviren top ateşine, hem açlığa ve susuzluğa, hem hastalığa, hem de bozgunculuğa karşı mücadele etmektedir.

Kentin zenginleri, verecekleri bir para karşılığında kendilerinin şehirden çıkışına izin verilmesi için, Kent Savunma Kurulu’nu ikna etmiştir. Ama köylünün söylenecek sözü vardır.

Bu karara karşı çıktılar ve şu bildiriyi ilan ettiler:

“Biz fakirlerin şu memlekette ne bir tek dikili ağacımız ve ne de servet namına hiçbir şeyimiz yok iken bile vatanımızı müdafaa, daha doğrusu bütün zenginlerimizin hesabına çalışıyor, onların mal ve mülklerini servet ve sematını muhafaza ediyoruz. Yine biz fakirler, kadınlı erkekli, düşman karşısında kanlarımızı akıtırken; zenginlerimiz ailesiyle üç dört katlı kagir binaların zemin katlarında 'hayatlarını sigortaya koymuş gibi' sıcak yemeğinin başında ve yumuşak yataklarının içinde vakit geçirdiklerini görüyoruz. Ve yine onların istirahatlarını temin için geceli gündüzlü cephelerde üzerimize örtecek bir şey bulunmadığı halde yastık yerine tüfeklerimizi başımızın altına koyarak kuru topraklar üzerinde vakit geçiriyoruz.

Bu ahvalin hepsini bildiğimiz halde yalnız kendimizi şununla aldatıyoruz:

Evet biz fakirler, cephelerde ifayı vazife ediyor isek, onlarda hiç olmazsa bizi bırakıp gitmediler. Belki bizim bu hizmetlerimizi yakından görürler de takdir ederler diye onları içimizde gördükçe daha ziyade cesaret ediyoruz.

Eğer bu zevatı-muhtereme hayatlarından korkup harice çıkar, serveti sayesinde işi gücü ile uğraşır ve biz fakirleri 'her vakit ölüme mahkûm; sırf zenginlerin emval ve eşyasının muhafazası, hayatının idamesi için yaratılmış' ayrıca bir kavim telakki ediyorlarsa ve bizi böyle ateşler içinde bırakıp gideceklerse bizim ne mecburiyetimiz var. Biz onlardan evvel gitmeyi biliriz. Onların canları aziz de bizimki neden olmasın. Onlar ölmek istemiyorlarsa biz neden ölelim. Şu memlekette servet namına düşünecek nemiz var. Hanlar, oteller, kıraathaneler, dükkânlar, mağazalar, köşkler, vesaireler bizim değildir.

Bugün memleketin müdafaası her şeyden büyüktür. Şu halde ne biz, ne de onlar harice çıkamayacaktır. Aksi takdirde silah istimal edeceğimize de (silah kullanacağımıza) emin olunuz...' (Mustafa Nurettin, Gaziantep Müdafaası, İst-1926 s. 174-175… A. Mardonoviç Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı, s: 172-173)

Odatv.com
Mehmet Yiğittürk


5 Aralık 2011 Pazartesi

DERSİM İSYANLARINDAKİ ÖLÜ SAYISI

3. Ordu Müfettişliği’nin yaptığı açıklamada, Dersim Harekatı sırasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7954 kişinin 5 Bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2.500 kişi civarındadır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlarda dahildir. (1)

1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.
Nüfus kağıdı olmayanları da eklediğimizde bu sayı tahminen 104.000 kişi civarındadır.(2)

1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir. (3)

1935-1938 arası bölgeden 5000-7000 kişi batı bölgelerine sürülmüştür.
Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur;

1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)’de azalan nüfus 9463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000’i de batıya sürüldüğüne göre geriye 2.500 civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.
Görüldüğü gibi 1935 ve 1940 nüfus sayımı sonuçları 3. Ordu Müfettişliği’nin raporunu doğrulamaktadır.
…………………………………………………..

(1)    Teori Dergisi s.21 Zelyut age s.367,368

(2)    Bence en fazla 3-4 bin kişi sayılmamış olmalıdır. Bazıları bu sayının 40-50 bin kişi olduğunu iddia etmektedir. (Bkz. Saltık, age s.326) Ancak bu iddia, son derece abartılı bir tahmine dayanmaktadır.

(3)    Saltık, age s.327


(Cumhuriyet Yalanları 2. Kitap – Sinan Meydan syf 475-476)

2 Aralık 2011 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 1


TÜRK İNSANI, PARA GİBİDİR.

IŞIĞA TUT,

EĞER İÇİNDE ATATÜRK YOKSA

SAHTEDİR.


(Sadece haftanın değil yüzyılın sözü olmaya aday)

1 Aralık 2011 Perşembe

DERSİM ADI KÜRTÇE DEĞİL FARSÇA!

Dersim sözcüğü, Farsça “der” (kapı) ve “sim” (gümüş) sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Der(kapı)+sim(gümüş)= “gümüş kapı”, “maden kapısı” veya “maden yöresi” anlamına gelmektedir.

1935’de Dersim’in yeniden yapılandırılması tasarısı Meclis’te tartışılırken, Şükrü Kaya’nın Dersim için ürettiği  “Munzur” sözcüğünü beğenmeyen Atatürk, Dersim yerine “Tunçeli” sözcüğünü türetmiştir.
Der+sim=”maden yöresi”, Tunç+eli= “tunç yöresi”…

Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, “Atatürk’ün Osmanlı top dökümünde kullanılan “tunç”un yöredeki bakırdan elde edildiğini bildiği ve buradaki aşiretlerin yüzyıllar boyunca çevredeki bakır madenlerine saldırıp Osmanlı’nın tunç top üretimini baltalayarak askeri çöküşe yol açtıklarının bilincinde olduğunu gösteriyordu.” (Özakıncı, “Dersim’den Tunceli’ye Yurttaşlık Hakları s.60)

(Cumhuriyet Yalanları 2. Kitap – Sinan Meydan syf 427)