16 Kasım 2012 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 36

"Kişi zengin olsun, yoksul olsun, hastalığı iyileştirende, mutsuzluğu mutlu kılan da zihindir."

Benjamin Disraeli (21 Aralık 1804 – 19 Nisan 1881), İngiliz politikacı ve 19. yüzyıl'da birçok kez İngitere başbakanı olmuş devlet adamı. Yahudi asıllıdır. 19. yüzyıl'ın ikinci yarısında İngiliz siyasetinin, Liberal Partili William Gladstone ile birlikte en önemli ismiydi. Muhafazakar Parti'nin önde gelen liderlerinden biriydi. 1870 ve 1880 yılları arasındaki başbakanlığı döneminde İngiliz aristokratlarını da arkasına alarak İngiltere siyasetini kontrolü altına almıştır. Kraliçe Victoria'nın en çok değer verdiği siyasetçiydi. Seçimlerde ezeli rakibi Gladstone tarafından yenilgiye uğradıktan sonra siyaset sahnesinden silindi. Sınıf savaşı ve işçi sınıfı hakkındaki düşünceleri, 1950'li yılların İngiltere'sindeki pragmatik ve merkezci ekonomi politikaları üzerinde etkili olmuştur.

15 Kasım 2012 Perşembe

ÖMER BİN HATTAB VE AHDE VEFA

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.
Derler ki: "Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin."
Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek; "Söyledikleri doğru mu" diye sorar.
Suçlanan genç der ki; "Evet doğru."
Bu söz üzerine Hz Ömer "anlat bakalım nasıl oldu" diye sorar. Genç anlatmaya başlar
"- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret," dedi.
Hz Ömer: "Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin," dedi.
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak; "Efendim bir özrüm var," diyerek konuşmaya başladı: "Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum", der.
Hz. Ömer der ki; "Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?"
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki; "Bu zat benim yerime kalır". O zat Hz. Peygamberin en iyi arkadaşlarından, Amr Ibni As'dan başkası değildir.
Hz. Ömer, Amr'a dönerek: "Ey Amr, delikanlıyı duydun", der. O sahabe: "Evet, ben kefilim", der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki: "Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim".
Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki: "Biz de sözümün arkasındayız". Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.
Hz. Ömer gence der ki: "Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?"
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan): "Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim" der.
Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki: "Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?"
Amr Ibni As vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir: "Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. İnsanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim", der.
Sıra gençlere gelir, derler ki: "Biz bu davadan vazgeçiyoruz".
Bu sözün üzerine Hz Ömer: "Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz", der.
Gençlerin cevabı da dehşetlidir: "Merhametli insan kalmadı demeyesiniz diye…"
Günün Sözü: Bilgisiz, yeteneksiz, muhterisler, devleti yönetiyorsa felaketler kaçınılmazdır.
(*) (Ömer bin Hattab, (581-644) (Arapça: عمر ابن الخطاب) İslam Devleti'nin Ebu Bekir'den sonraki hükümdarı (634-644). Sünni inancına göre dört Raşit Halife'nin (Hulefa-i Raşidin) ikincisidir. Şia halifeliğini tanımaz. Sahabe ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Zaman zaman Sünni Müslümanlar Ömer bin Hattab'ı "Ömer-el Faruk" (عمر فاروق) diye anarlar.)


14 Kasım 2012 Çarşamba

DUA'NIN GÜCÜ

DUA’NIN GÜCÜ
Küçük kasabanın birinde bir caminin yakınında arazisi olan ateist bir adam, arazisine bir gece kulübü inşa etmeye başlamış.  İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler;  Ancak yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin  tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde Allah’a yalvarmak ve bu gece kulübü için her gün beddua etmekten öteye geçememiş.        
İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala, her nasılsa, şiddetli bir fırtınada yıldırım düşmesi sonucu gece kulübü yerle bir olmuş. Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti  saklamaya gerek görmemişler.
Gece kulübü sahibi, cami imamının ve cemaatin bu hasardan sorumlu oldukları iddiası ile, tazminat davası açmış.  Cami imamı ve cemaat, bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler; Bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler. Mahkemede Yargıç bir kere daha dosyayı dikkatle inceledikten sonra taraflara dönüp:
Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum”, demiş.
Ortada tuhaf bir durum var. Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir ateist, diğeri ise ettiği duanın gücüne kesinlikle inanmayan dindar bir imam ve cemaati...! ”

12 Kasım 2012 Pazartesi

EVLİLİK ÜZERİNE - 3

Evliliğinizi iyi götürmek istiyorsanız,
1) hatalı olduğunuzda itiraf edin,
2) haklı olduğunuzda susmayı bilin.

John Forbes Nash (d. 13 Haziran 1928, Bluefield, Batı Virjinya), ABD'li matematikçi.
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Carnegie Teknoloji Enstitüsü (günümüzde Carnegie Mellon Üniversitesi)'de tamamladıktan sonra doktora yapmak için Princeton Üniversitesi'ne gitti. 21 yaşında hazırladığı doktora tezi, "Oyun Teorisi", ona uzun yıllar sonra, 1994'te Nobel Ekonomi Ödülünü kazandırdı. Genç deha, John von Neumann'ın icadı olan oyun teorisindeki sorunları çözüp kullanılır hale getirdi. 30 yaşına kadar parlak fikirleri ve göze çarpan kişiliği sayesinde hızla yükselip matematik camiasının önde gelen isimlerinden biri oldu. MIT'de profesörlük yapmaya başladığında karısı Alicia Larde ile tanıştı. Larde o zamanlar daha bir fizik öğrencisiydi. Nash'in şizofreni sorunları başlamadan kısa süre önce çiftin bir oğlu oldu. John Nash aynı zamanda soğuk savaş döneminde ordu adına şifre çözücü olarak çalışmıştır.
Hastalığının ilk belirtileri 1958 yılında görülmeye başladı. Bir oda arkadaşı olmamasına rağmen bir oda arkaşından bahsedip etrafındakileri korkutmuş ve oda arkadaşıyla yaptığı hayali sohbetler onun şizofren olduğunu ortaya çıkarmıştır. Daha sonra bu hastalığı kendi zekasını kullanarak yenmiştir.
Alicia Larde-John Nash çifti 1963’te boşandı ve 1970’te tekrar biraraya geldi. Bu tarihten itibaren darılıp barışan çift, kendileri hakkında “aynı çatı altındaki iki yabancı” benzetmesini yapmıştı. Nash 1994’te Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra aralarını düzelttiler ve 1 Haziran 2001’de tekrar evlendiler.
Nash, 1945 ve 1996 yılları arasında 23 bilimsel çalışma yayınladı, ayrıca “Essays on Game Theory” (1996) ve “The Essential John Nash” isimli kitapları yazdı. Aynı zamanda “Hex” ve “So Long Sucker” adlı 2 popüler oyunun yaratıcıları arasındadır. Princeton’da matematik üzerine çalışmalar yapmaktaydı.
Yaşantısı, Akıl Oyunları adlı filme konu olmuştur.
Nash 23 sayısıyla takıntılıydı. Nash, toplam 23 bilimsel makale yayınlamıştı.
Nash, 21 Ağustos 2009'da kalp krizi geçirdi. Dört gün hastanede yattıktan sonra kendine geldi ve eve döndü. Doktoru ölümü ucuz atlattığını ve sağlığının tehdit altında olduğunu söyledi. Nash şu anda düzenli ilaç alıyor ve kontrole gidiyor.

9 Kasım 2012 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 35

"Adaletsizliği önleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir, ama adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalıdır."

Eliezer Wiesel (d. 30 Eylül 1928), Nobel Barış Ödülü sahibi edebiyatçı.
Romanya'da dört çocuklu bir Yahudi ailenin üçüncü çocuğu olarak doğdu. 19 Nisan 1944'te Naziler tarafından ailesiyle beraber Auschwitz-Birkenau toplama kampına gönderildi. Sol koluna dövmeyle A-7713 numarası işlendi. Annesi ve en küçük kardeşinin burada öldürüldüğü sanılıyor. 1944 yılının sonunda babası ile beraber Buchenwald Toplama Kampına nakledildi. Babası 28 Ocak 1945'te açlık ve hastalıktan öldü. O tarihe kadar babası ile beraber kalmayı başardı. Kamplarda çalıştırılarak geçirdiği bir yılın ardından, 11 Nisan 1945'te Buchenwald kampının Amerikan ordusu tarafından ele geçirilmesiyle, özgürlüğüne kavuştu.
Savaştan sonra bir Fransız yetimhanesine yerleştirildi ve hayatta kalmayı başaran iki kızkardeşiyle bir araya geldi. 1948'de Sorbonne Üniversitesinde felsefe öğrenimine başladı. Hayatını gazetecilik yaparak kazandı.
1952 yılında François Mauriac'la tanışana kadar, savaş sırasında yaşadıklarıyla ilgili yazmayı reddetti. Daha sonra yakın arkadaşı olan Mauriac onu yazmaya ikna etti. Bunun üzerine ilk kitabı Gece'yi yazdı ve 1958 yılında yayımlattı.
Yahudi Soykırımı'ndan kurtulmuş olan Avusturya doğumlu yazar Marion Esther Rose ile evlendi. 1972'de oğulları Shlomo Elisha doğdu.
ABD'de yaşadığı yıllarda 40'tan fazla kitap yazdı ve birçok edebi ödül aldı. 1986 yılında şiddete ve ırkçılığa karşı duruşuyla Nobel Barış Ödülü aldı.


6 Kasım 2012 Salı

ÇILGIN TÜRKLER KIBRISTA - 12

“50. Alay’da üç taburuyla çıkarma gemilerine binmişti. Kıyıya yaklaşma bölgesini ateş altında geçmeye başladılar. Yine subaylara ve askerlere bir mermi bile isabet etmedi.
Uçaklar ve muhripler dağdaki ve kıyıdaki ateş odaklarını susturmaya çalışıyorlardı. Tam da Pladini plajı karşısına düşen Keskin Sırt’ta, Yanık Tepe’de ve Karni ormanlarında bulunan koruganlar ve makineli tüfek yuvalarından, çıkan birliklere ateş yağıyordu. Hava irtibat subayları ve pilotlar arasında özel parola vardı. Pilotlar özel parola nedeniyle yönlendirici havacılara güveniyorlardı.
Kıbrıs’ta sanılandan daha güçlü bir savunma düzeneği olduğu anlaşılmıştı. Bir süre sonra Rum ve Yunan birliklerinin, tahmin ettiklerinden  çok daha kalabalık olduklarını da anlayacaklardı.
50. alayı taşıyan ilk çıkarma gemileri plaja yanaştı. İkisi küçük, biri daha büyüktü. Büyük gemide subaylarla birlikte 700 asker vardı.
Saat 9.45’ti.
Üç gemiden de askerler “Allah Allah” diye haykırarak hızla denizden geçip Kıbrıs’a ayak bastılar. Topçu Taburunun bir bataryası da karaya çıktı. Alay Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu, Alay sancağı, sancaktar ve sancak muhafızları, yardımcısı Yarbay Cevdet Ayken ve karargahı ile indi. Seken kurşunlara aldırmadan yürüdü. Set dibinde Yb. Neşet İkiz, Albayı selamlayıp durum ve çevre hakkında bilgi sundu, ‘düşmanın her an karşı saldırıya geçebileceğini’ bildirdi.
Albay, “Merak etme kardeşim…”dedi, “şimdi her şey dilediğimiz gibi olur. Askerime güveniyorum. Bu asker yenilmez.”
Komutan ve beraberindekiler Girne-Karava yolunu aşıp dağ tarafına geçtiler. Komutan bir evi karargah olarak seçti. Bayraktarlık, Elçilik, Tugay Komutanlıkları ile iletişim kurulamadı. Ellerindeki telsizler yetersizdi. Yukarıda ne olduğunu öğrenemediler. Kendi durumları hakkında bilgi veremediler. Çıkarmanın başladığını, kıyı başının tutulduğunu Müşterek Hareket Merkezi’ne, dolayısıyla Ankara’ya, Ertuğrul gemisi bildirdi.
Yeni gelen çıkarma gemileri 50. Alayın kalan askerlerini plaja çıkarmayı sürdürüyorlardı. %0. Alay da çok iyi eğitim görmüş, seçkin bir alaydı. Doğuya, batıya ve dağa doğru ilerleyecek, planda saptanan birinci gün çizgisine savaşarak ulaşmaya çalışacaktı. Birinci gün ulaşılması gereken çizginin geçtiği yerler Elya-Trimiti-Zeytinlik-Girne batısı idi.(*) Zeytinlik yakınlarında dağdan inecek bir komando taburu ile buluşulacaktı. Böylece birleşmenin ilk aşaması gerçekleşecekti.
Ne var ki Rum ateşi gittikçe yoğunlaşıyordu. Doğuda ve batıda güçlü birlikler vardı. Keşif kolları Rumların sağlam savunma mevzileri, barikatlar kurduklarını gördüler.
Birinci gün için saptanan çizgiye ulaşmak hiç de kolay gözükmüyordu. Bir de su sorunu çıktı. Bütün Rum evlerinde kuyu, su motoru ve su deposu vardı. Bir geveze, Rumların kuyuları, depoları zehirlemiş olabileceğini söyledi. Söylenti ‘sular zehirli’ diye kesimleşerek hızla yayıldı. Kimse sulara yanaşmayacak, susuzluk büyük dert olacaktı. Bir matara su bu sıcakta savaşan bir insana ne kadar yeterdi? Gazinoda birkaç meyve suyu şisesi vardı, susuzlar 3.000 kişiydi. Yardımcı birlikler gelince de 3.500 kişi edeceklerdi.”

(*) Neşet İkiz, age. s 125 Şimdiki adları; Karava=Alsancak, Elya=Doğancı, Trimiti=Edremit

(Turgut Özakman, Çılgın Türkler Kıbrıs, syf 355-356)

2 Kasım 2012 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 34

"ŞUNA İNANMAK LAZIMDIR Kİ, DÜNYA ÜZERİNDE GÖRDÜĞÜMÜZ HER ŞEY KADININ ESERİDİR..."                                                                                                                                                                                                         Gazi Mustafa Kemal Atatürk

1 Kasım 2012 Perşembe

YAZAR OLMAK İÇİN...

“Farklı şeyler okuyun, heyecanla okuyun, sezgileriniz size rehberlik etsin, amaçlarınız değil. Çünkü okursanız yazar olmanız gerekmez, ama yazar olmayı dilerseniz okumanız gerekir.”

(Joyce Carol Oates, Bir Yazarın İnancı, syf 115)