18 Kasım 2013 Pazartesi

DELİ DEĞİL ZIR DELİ

*(Refi Cevat Mütareke Basınının önde gelenlerindendir.Kurtuluş savaşı boyunca Milli Mücadeleyi baltalayan yazılar yazmış,sonunda 150 liklerle beraber sürgüne yollanmıştır.)*
** **


4 Şubat 1919 tarihinde Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat (ULUNAY) M. Kemal Paşa ile Şişli'deki evinde bir görüşme yapar. Refii Cevat bu görüşmeyi şöyle aktarır;

"Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda dedi ki:
- Biraz daha oturunuz lütfen.
Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda.
- Soracağınız sorular bitti mi?
- Bitti Paşam.
- Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl kavuşturulur? Diye bir soru sormanızı beklerdim.
- Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtulmasını en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir soru sormadım.
- Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat yazmamak şartıyla.
- Zatıalinizi dinliyorum Paşa hazretleri.
- Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkansız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bu gün herhangi bir teşkilatçı Anadolu'ya geçer de milleti silahlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir.
Heyecanlanmıştım. I. Dünya Savaşı süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki elimizde hiçbir şey kalmamıştı. Harplerden sağ kalanların ise ayakta duracak halleri yoktu.
- Nasıl olur Paşam! Diye yerimden fırladım. Paşa sakindi :
- Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de içyüzleri var.
-Nasıl Paşam.
-Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki, savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır. Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır. İtalya'nın da başı dertte. onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler. Sonuçta, Anadolu'da başlayacak bir milli direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.
- Paşam, milli direniş, Güzel. Ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla, hangi parayla? Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız.

yle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak lazımdır.
Çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse vatan da millet de kurtulur.
Mustafa Kemal'e veda ettim; matbaaya geldim. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha doğrusu anlattıkları bana deli saçması gibi gelmişti. Matbaada arkadaşlar anlat diyorlardı; neler söyledi? Anlattım:
Şu sıralar Anadolu'ya geçilir, orada teşkilat kurulur, vatan bağımsızlığına kavuşur, millet de özgürlüğüne kavuşurmuş, anladınız mı arkadaşlar:
Bu deli değil, zır deliymiş.
O günlerde, o şartlar içinde İstiklal Mücadelesine atılıp Türkiye'yi kurtarmaktan söz edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. O günlerde böyle düşünen TEK ADAM oydu; TEK ADAM.

*Sadi BORAK "ATATÜRK'ün İstanbul'daki Hayatı*****

13 Kasım 2013 Çarşamba

TEK AYAKKABI

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
 - Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. 
Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!' demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşayacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir


12 Kasım 2013 Salı

İNEK

Adamın birinin ineği hastalanmış adam dua etmiş ;
"Allah'ım eğer ineğim iyileşirse 15 gün oruç tutacağım'' 
demiş. 
İnek  iyileşmiş. Adam verdiği sözü tutup 15 gün orucunu tutmuş ama 16. gün inek ölüvermiş.
Adam ellerini açmış;
'' Allah'ım bu garip kulunu kandırdığını sanma sakın. Bende ineği kurbana sayarım, orucu da ramazandan düşerim'' 
demiş.

8 Kasım 2013 Cuma

(ATATÜRK'ÜN DEĞERLİ ANISINA) HAFTANIN SÖZÜ - 72

İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeliyim ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz gerçek özellikleriyle uygar ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır. (1923)

7 Kasım 2013 Perşembe

JAPON BALIKÇILARININ BAKIŞ AÇISI

Japonlar taze balık yemeyi çok severler. 

Fakat, Japonya sahillerinde bol balık  bulmak mümkün olmamaktadır. 

Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek
  için daha büyük tekneler  yaptırıp daha uzaklara açılmışlar. Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok  vakit alır olmuştur. 

Dönüş bir-iki günden fazla uzarsa, tutulan
  balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.

Japonlar, tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini de sevmemişler.
 

Bu sorunu çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurmuşlar. 

Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabiliyorlarmış.

Ancak, Japon halkı taze balık ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor, pek sevmiyorlarmış. 


Ve de, donmuş balıklara fazla para da ödemek
 istemiyorlarmış. 

Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırmışlar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışıyor,  hatta birbirlerine çarpa çarpa biraz da
  aptallaşacaklarmış, ama yine de canlı olarak sahile getirilebiliyorlarmış. 

Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabilmiş. 


Çünkü; hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yolda gelen bir balığın, dirik, hareketli taze balığa göre
 lezzeti yine de etkileniyordu.

Balıkçılar nasıl olacak da Japonya'ya taze lezzetli balık getirebilecekler? 


Siz olsaydınız ne yapardınız? 


Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, meselâ mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız
 gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız? 

Loto'da büyük ikramiyeyi kazananlar parayı
 savurmaya başlamaz mı? 

Japonların taze balık sorusunda olduğu gibi, çözüm aslında basittir. 

İnsanoğlu hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarf eder. 

Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz sıkı bir sorunla uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. 


Sorun sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız, bundan da o derece çok mutluluk duyarsınız,
 heyecan duyarsınız ve enerji dolu olarak canlı, ayakta kalırsınız.

Japonlar da; balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ama içine küçük bir  köpekbalığı attılar. 


Bir miktar balık, bu küçük köpekbalığı tarafından yutulmuştur. Ancak, geride kalan balıklar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi. 


görüldüğü üzere sorunlardan kaçmaktansa, onların içine dalıp, boğuşmak ve çözümler üretmek iyidir.
 

Sorunlarımız çok ve çeşitli olabilir. 


Ümitsiz olmayın. 


Sorununuzu tanıyın, düzene koyun, kararlı olun, daha
 çok bilgi ve yardım desteği alın ve onları amacınız doğrultusunda çözülmek için zorlanın. 

Kafanızın içine bir köpekbalığı atın ki, sorunlarınız ve çözümleriniz yenilenip diri kalsınlar; bu da hayatın ta kendisi olmuyor mu?
__._,_.___
_,_._,___


6 Kasım 2013 Çarşamba

RÜSTEM PAŞA'NIN HİKAYESİ

“(Mihrümah Sultan’ın) evlenme yaşı geldiğinde, Enderundan yetişme Diyarbekir Beylerbeyi Rüstem Paşa’nın aday seçilmesini Tarihçi Peçevi, “Kul cinsinden (Devşirme-köle) Hırvatiyyül-asl (Hırvat)” oluşu nedeniyle çirkin ve kabaydı diyerek eleştirmiş. Rüstem Paşa’nın biricik meziyeti, haremdeki Hurrem-Mihrümah ama-kız ikilisinin güvenini kazanmasıydı. Kimi tarihçiler onun, ikbal ve servet düşkünlüğü nedeniyle türlü hilelere başvurduğu için “Mekri” (hileci) diye anıldığını; “irtişayı” (rüşveti) başlatan vezir olduğunu yazarlar. “Kehle İkbal” lakabı konusunda da bir öykü anlatılır: Rüstem’in İstanbul’daki karşıtları, cüzamlıdır dedikodusunu yayarlar. Gerçeğin öğrenilmesi için bir saray hekimi Diyarbekir’e gönderilir. Cüzzamlılarda bit yaşamazmış inancıyla, Rüstem Paşa’nın iç çamaşırları yoklatılır; “Kehle” (bit) bulunduğu haberi İstanbul’a ulaşınca damatlığı kesinleşir. Çağdaşı bir ozan da yazgının bu garip cilvesini,

“Olacak bir kişinin bahtı kavi talihi yar
Kehlesi dahi mahallinde anın işe yarar”

Dizeleriyle edebiyata kazandırır.
Mihrümah-Rüstem çiftinin akla getirdiği bir soru; zeki, zarif ve duygusal Hurrem’le onca güçlü, bilimli, şair Kanuni’nin, kızları Mihrümah için neden, İstanbul’dan çok uzaklarda, Diyarbekir’de görevli, kaba saba, üstelik, neredeyse kızlarının babası yaşında bir damat seçtikleridir. Acaba, Rüstem hakkında Peçevi’nin, Solakzade’nin yazdıkları doğru değimlidir? Enderundan yetişme bu zatı herhalde Kanuni yakından tanıyordu. Hurrem’e, kocasından başka kimlerin Rüstem hakkında referans ulaştırdıkları bilinmiyor. Bilinen, Hurrem’in bu biricik kızını israrla Rüstem Paşa2ya vermek istemesi, bu konuda Paşa’nın cüzamlı olabileceği tehlikesini göze alabilecek derecede israrcı olmasıdır. Bütün bu soruların kestirme yanıtı “yazgı” olamaz…”


(Saadetim Yıldızı Sultanım, Necdet Sakaoğlu, syf 112-113)

5 Kasım 2013 Salı

BİLMECE

"Evrende nice sır varsa
Hepsinden vermiştir haber
Kuranı yorumlayıp da
Dincilerimiz böyle der.

Bilinmez ne hikmet ise
Hep batılı icat eder.
Bir yandan atomu çözer,
Bir yandan uzaya gider.

Bizde
 "nurlu kitap" varken
Niçin karanlıktır kader?
Acep islam uyuklarken
Kuran mı okur bu kafirler?"


Aziz Nesin.

4 Kasım 2013 Pazartesi

ATEŞ

Yüzyıllar önce, Dünyanın ücra köşelerinden birinde bulunan bir adaya ateş, geç de olsa gitmişti. Bu adada dört ayrı kabile bulunuyor, adanın dört köşesinde birbirlerinden kopuk yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Adaya yakın bir kara parçasında öğrencileriyle birlikte yaşayan bir bilge bu adaya gezi düzenlemeye karar verdi. Bir gemiye bindiler, zor bir yolculuktan sonra adaya ayakbastılar.

Birinci kabileye ulaştılar.

Bu kabilede ateşi sadece rahipler kullanabiliyordu. Bunun kendilerine verilmiş bir kutsal armağan olduğuna diğerlerini inandırmışlardı. Sadece rahipler ısınıyor ve sıcak yemek yiyordu, diğerleri donuyor ve çiğ et yiyordu.

Bilgenin öğrencilerinden biri "ben burada kalacağım ve bütün insanların ateşten faydalanmalarını sağlayacağını" dedi.

Bilge ve diğer öğrencileri onu orada bırakıp yollarına devam ettiler, ikinci kabileye geldiler.

Bu kabiledeki insanlar ateşin ilahi bir güç olduğuna inanmışlardı ve ateş yakmaya yarayan bütün araçlara tapıyorlardı. Ama ateş yakan yoktu.

Bir öğrenci "ben de burada kalıp bunlara ateş yakmayı öğreteceğim" dedi, orada kaldı, diğerleri yola devam edip üçüncü kabilenin yaşadığı yere geldi.

Bu kabilede, bir zamanlar ateşi adaya getiren adamın totemleri yapılmış ve her yere yerleştirilmişti. Halk ona tapıyordu. Birkaç kuşak öncesi ateşi görmüş, getiren adamın tanrı olduğuna karar verilmiş ve bu inanç yerleşmişti. Ama sonra kimse ateş yakmaya teşebbüs etmemişti.

Öğrencilerden biri de ben burada kalacağım dedi, diğerleri dördüncü kabilenin köyüne yöneldi.

Dördüncü kabile de ateş yakmıyor ama ateş hakkında yayılmış abartılı söylentilere inanıyordu. Ateşin kendisi bir tür tanrı yerine konulmuştu. Ateş yakmayı kimse bilmiyor ama hep ateşin gücü hakkında hikâyeler anlatılıyordu.

Başka bir öğrenci de bu köyde kalmak istedi.

Bilge ve öğrencileri adayı biraz daha dolaşıp dört köyde kalan öğrencileri almak için tekrar aynı yolu izleyerek geri döndüler.

Birinci köydeki öğrenci konuşmaya başlar başlamaz rahiplerce suçlanmış, bir yabancıya inanacağına kendi rahiplerine inanan halk da öğrenciyi yakalayıp yakmıştı.

İkinci köydeki öğrenci, halkın tapındığı aletleri kullanarak ateş yakar yakmaz halk korkmuş, tapındıkları nesnelerin böyle kullanılmasına infial göstermiş ve öğrenciyi öldürmüşlerdi.

Üçüncü köydeki öğrenci, bir insanın totemine tapmanın yanlışlığını belirterek söze başlayınca hemen öldürülmüştü.

Dördüncü köydeki öğrenci de ateşin gerçekte ne olduğunu anlatmaya başladığı anda öldürülmüştü.


Bilge ve kalan öğrenciler gemiye döndüler, denize açıldılar. 
Bilge bu ada gezisinin sonucunu şöyle özetledi:

"Öğretmek bilmekten çok daha zordur. Bilmek istemeyenlere, bilgiye direnenlere bir şey öğretmek de en zorudur. Cahiller bildiklerine inanırlar ve yeni bilgilere direnirler. Ama aynı zamanda bir huzursuzluk içindedirler, bu yüzden de gerçekten bilen insanlardan nefret ederler; onları yakarlar, öldürürler..."

İNTERNETTEN ALINTIDIR


1 Kasım 2013 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 71

* ZULMÜN TEMELİNİ ATAN HÜKÜMDAR, SALTANATININ DİREĞİNİ YIKMIŞ OLUR*

Şeyh Sadi-i Şirazi 

(Farsça: سعدی شیرازی Sa'adī-e Shīrāzī; d. 1193, Şiraz - ö. 1292, Şiraz)Fars şâiri ve İslam âlimi.

İran'ın Şiraz kentinde doğmuştur. Çocukken babasını kaybedip dedesi ve amcası tarafından yetiştirilmiştir. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye Medreseleri'nde öğremini tamamlanmıştır.

30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirleri yazmaya başlamıştır. Günümüzdeki en çok konuşulan eseri Gülistan ve Bostan'dır. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılmıştır.Haçlılara esir düşmüştür. On dört defa hacca gitmiştir. Bütün şiirlerinde Sadi mahlasına rastlanmaktadır.

Günümüzde Sadi'nin kabristanı Sadi Türbesi, Şiraz'ın başlıca turistik mekânlarındandır.

21 Nisan
(İran Takvimi: 1 Ordibeheşt) "Sadi Günü" olarak anılmaktadır.