9 Aralık 2011 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 2

Gönlünü yıkayıp arıtmamışsan, habire abdest alıp durmaktan fayda bekleme !
Hz.Mevlana

7 Aralık 2011 Çarşamba

BEDELLİ ASKERLİĞE CEVABI KÖYLÜLER VERDİ

Bugünlerde çok tartışılan ve yeniden uygulanmasına karar verilen bedelli askerlik, aslında bir ulusun, ulus olabilmesinin en önemli unsurudur. Vatan ortaksa, onu korumak için herkes ortaklaşa nöbet tutacaktır.

Türk köylüsü, bu gerçeği bir tokat gibi çarpmıştır bedelli isteyen zenginlerin yüzüne…

1920 Ağustos’unda Antep, henüz Gaziantep değildir. Fransız ablukası altında, hem ortalığı cehenneme çeviren top ateşine, hem açlığa ve susuzluğa, hem hastalığa, hem de bozgunculuğa karşı mücadele etmektedir.

Kentin zenginleri, verecekleri bir para karşılığında kendilerinin şehirden çıkışına izin verilmesi için, Kent Savunma Kurulu’nu ikna etmiştir. Ama köylünün söylenecek sözü vardır.

Bu karara karşı çıktılar ve şu bildiriyi ilan ettiler:

“Biz fakirlerin şu memlekette ne bir tek dikili ağacımız ve ne de servet namına hiçbir şeyimiz yok iken bile vatanımızı müdafaa, daha doğrusu bütün zenginlerimizin hesabına çalışıyor, onların mal ve mülklerini servet ve sematını muhafaza ediyoruz. Yine biz fakirler, kadınlı erkekli, düşman karşısında kanlarımızı akıtırken; zenginlerimiz ailesiyle üç dört katlı kagir binaların zemin katlarında 'hayatlarını sigortaya koymuş gibi' sıcak yemeğinin başında ve yumuşak yataklarının içinde vakit geçirdiklerini görüyoruz. Ve yine onların istirahatlarını temin için geceli gündüzlü cephelerde üzerimize örtecek bir şey bulunmadığı halde yastık yerine tüfeklerimizi başımızın altına koyarak kuru topraklar üzerinde vakit geçiriyoruz.

Bu ahvalin hepsini bildiğimiz halde yalnız kendimizi şununla aldatıyoruz:

Evet biz fakirler, cephelerde ifayı vazife ediyor isek, onlarda hiç olmazsa bizi bırakıp gitmediler. Belki bizim bu hizmetlerimizi yakından görürler de takdir ederler diye onları içimizde gördükçe daha ziyade cesaret ediyoruz.

Eğer bu zevatı-muhtereme hayatlarından korkup harice çıkar, serveti sayesinde işi gücü ile uğraşır ve biz fakirleri 'her vakit ölüme mahkûm; sırf zenginlerin emval ve eşyasının muhafazası, hayatının idamesi için yaratılmış' ayrıca bir kavim telakki ediyorlarsa ve bizi böyle ateşler içinde bırakıp gideceklerse bizim ne mecburiyetimiz var. Biz onlardan evvel gitmeyi biliriz. Onların canları aziz de bizimki neden olmasın. Onlar ölmek istemiyorlarsa biz neden ölelim. Şu memlekette servet namına düşünecek nemiz var. Hanlar, oteller, kıraathaneler, dükkânlar, mağazalar, köşkler, vesaireler bizim değildir.

Bugün memleketin müdafaası her şeyden büyüktür. Şu halde ne biz, ne de onlar harice çıkamayacaktır. Aksi takdirde silah istimal edeceğimize de (silah kullanacağımıza) emin olunuz...' (Mustafa Nurettin, Gaziantep Müdafaası, İst-1926 s. 174-175… A. Mardonoviç Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı, s: 172-173)

Odatv.com
Mehmet Yiğittürk


5 Aralık 2011 Pazartesi

DERSİM İSYANLARINDAKİ ÖLÜ SAYISI

3. Ordu Müfettişliği’nin yaptığı açıklamada, Dersim Harekatı sırasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7954 kişinin 5 Bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2.500 kişi civarındadır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlarda dahildir. (1)

1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.
Nüfus kağıdı olmayanları da eklediğimizde bu sayı tahminen 104.000 kişi civarındadır.(2)

1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir. (3)

1935-1938 arası bölgeden 5000-7000 kişi batı bölgelerine sürülmüştür.
Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur;

1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)’de azalan nüfus 9463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000’i de batıya sürüldüğüne göre geriye 2.500 civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.
Görüldüğü gibi 1935 ve 1940 nüfus sayımı sonuçları 3. Ordu Müfettişliği’nin raporunu doğrulamaktadır.
…………………………………………………..

(1)    Teori Dergisi s.21 Zelyut age s.367,368

(2)    Bence en fazla 3-4 bin kişi sayılmamış olmalıdır. Bazıları bu sayının 40-50 bin kişi olduğunu iddia etmektedir. (Bkz. Saltık, age s.326) Ancak bu iddia, son derece abartılı bir tahmine dayanmaktadır.

(3)    Saltık, age s.327


(Cumhuriyet Yalanları 2. Kitap – Sinan Meydan syf 475-476)

2 Aralık 2011 Cuma

HAFTANIN SÖZÜ - 1


TÜRK İNSANI, PARA GİBİDİR.

IŞIĞA TUT,

EĞER İÇİNDE ATATÜRK YOKSA

SAHTEDİR.


(Sadece haftanın değil yüzyılın sözü olmaya aday)

1 Aralık 2011 Perşembe

DERSİM ADI KÜRTÇE DEĞİL FARSÇA!

Dersim sözcüğü, Farsça “der” (kapı) ve “sim” (gümüş) sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Der(kapı)+sim(gümüş)= “gümüş kapı”, “maden kapısı” veya “maden yöresi” anlamına gelmektedir.

1935’de Dersim’in yeniden yapılandırılması tasarısı Meclis’te tartışılırken, Şükrü Kaya’nın Dersim için ürettiği  “Munzur” sözcüğünü beğenmeyen Atatürk, Dersim yerine “Tunçeli” sözcüğünü türetmiştir.
Der+sim=”maden yöresi”, Tunç+eli= “tunç yöresi”…

Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, “Atatürk’ün Osmanlı top dökümünde kullanılan “tunç”un yöredeki bakırdan elde edildiğini bildiği ve buradaki aşiretlerin yüzyıllar boyunca çevredeki bakır madenlerine saldırıp Osmanlı’nın tunç top üretimini baltalayarak askeri çöküşe yol açtıklarının bilincinde olduğunu gösteriyordu.” (Özakıncı, “Dersim’den Tunceli’ye Yurttaşlık Hakları s.60)

(Cumhuriyet Yalanları 2. Kitap – Sinan Meydan syf 427)

30 Kasım 2011 Çarşamba

Anayasa Başka Nasıl Çiğnenir?

Anayasayı çiğnemek her yurttaşın harcı değildir. Sıradan yurttaşlar ancak yasaları çiğneyebilirler. Anayasayı çiğnemek ayrıcalığı ise daha büyük adamların ayrıcalığıdır. Anayasayı çiğneyebilmek için gerekli koşul, yönetici sınıfa dahil olmaktır.
Bizim gibi sıradan insanlar için ancak halkımızın “Anayasayı tangur tungur etmek” diye tanımladığı; Anayasayı taygir, tebdil ve ilgaya teşebbüs suçu layık görülmüştür. Burada teşebbüs sözcüğünün önemi büyüktür. Uğur Mumcu’nun sık sık anlattığı gibi teşebbüs aşamasında kalıp yakalanırsanız hapı yutarsınız. Ama teşebbüsten öte geçip anayasayı taygir, tebdil ve ilga suçunu işlemeyi başarırsanız sorun yoktur. Artık gönül rahatlığı ile anayasayı çiğneyebilecek makama gelebilirsiniz.
Son günlerde yoğun olarak tartışılan Dersim konusu nedeniyle 1936, 1937 ve 1938 yılına gittik. Gelin ben sizi bundan birkaç yıl önceye, 1934 yılına, 1934 yılının 26 Kasım gününe götüreyim.
77 yıl önce 26 Kasım günü önemli bir devrim yasası TBMM’de kabul edilir. 2590 sayılı bu yasaya biz kısaca “Efendi, Bey, Paşa Gibi, Lâkap ve Ünvanların Kaldırılmasına Dair Kanun” diyoruz. Ne var ki yasanın birinci maddesi bu ünvanların kullanılmasını yasaklarken ikinci maddesi artık unutturulmuş çok önemli bir konuyu yasaklamaktadır.
Bu maddeye göre: “Sivil rütbe, nişan ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaklanmıştır. Türkler yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar.”
Bu yasa Devrim Yasaları içine alınmış ve önce 1961 Anayasasının 153. Maddesi ile koruma altına alınmış, 1983 Anayasasının 174. Maddesi aynı korumayı sürdürmüştür. Bu maddeye göre 7. sırada yer alan bu Devrim Yasasının değiştirilmesi ve anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.
Bu Devrim Yasasının 77. yıldönümünden tam bir hafta önce Abdullah Gül, İngiltere Kraliçesinin resmi konuğu olarak bu ülkeyi ziyaret etti. Yasanın yıldönümünde Abdullah Gül’ün ziyaretinin basındaki yankıları sürüyordu. Basında yer alan haberlerin bir kısmında gururla Abdullah Gül’ün daha önce İngiltere Kraliçesinden aldığı “Diz Bağı Nişanı’ndan” söz ediliyordu. Bazı gazeteler de konuya eleştirel bir yaklaşım gösteriyordu.
Hiç kimsenin aklına nedense bu nişanın 2590 sayılı yasaya aykırılığı gelmiyordu.
İşin çarpıcı yönü TC Cumhurbaşkanlığı’nın resmi internet sitesine girilince Abdullah Gül’ün özgeçmişi bölümünde aldığı tüm nişanlar sıralanmış.
·         2002 yılında Avrupa Konseyinden alınan “Pro-Merito” nişanı
·         İngiltere’den alınan “Knight Grand Cross of the Order of the Bath” yani, Dizbağı Nişanı
·         Portekiz’den “Grand Colar” nişanı
·         İtalya, Katar, Kuveyt, Kamerun, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan alınan nişanlar.
·         2010 Chatam Hause nişanı
Bunlar Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde doğal olarak Abdullah Gül’ün bilgisi dahilinde yazıyor. Nişanların bir kısmı Cumhurbaşkanlığından önce alınmış.
Yukarıda altını çizerek yazdığımız gibi Türkler yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar” denirken Cumhurbaşkanlarını bu kanunun dışındadır dememiş.
İngiltere, Akademik çalışmalarının bir kısmını bu ülkede yürüten Abdullah Gül’e özel bir ilgi gösteriyor. Diz Bağı Nişanı adı verilen bu nişanın gerçek adı ise “Ulu Haç İçin Mücadele Verenler” nişanı.
Cumhurbaşkanları yaptıkları işler nedeniyle sorumsuz sayılıyor ve ancak vatana ihanetle suçlanırlarsa görevden alınabiliyor. Göreve başlarken ise anayasaya bağlılık yemini ediyor.
2590 sayılı yasa ve anayasanın 174. Maddesi başka nasıl çiğnenir?
Bütün incelik “taşımak” fiili ile “almak” fiili arasındaki farkta mıdır?

Bursa ADD önceki Başkanı Lütfü Kırayoğlu
(Kaynak: Önce Vatan)

Yasanın tam metni;

KANUN NO: 2590

EFENDİ, BEY, PAŞA GİBİ LAKAP VE ÜNVANLARIN KALDIRILMASINA DAİR KANUN (*)

Kabul Tarihi: 26 Teşrinisani 1934
Resmi Gazete ile Neşir ve İlânı: 29 Teşrinisani 1934 - Sayı: 2867
3.t. Düstur, c.16 - s.6


MADDE 1 - Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lâkap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar.

MADDE 2 - Sivil ve rütbe ve resmî nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaktır. Harb madalyaları bundan müstesnadır. Türkler yabancı Devlet nişanları da taşıyamazlar.

MADDE 3 - Askerî rütbelerden adın başına gelmek üzere kara ve havada Müşûrlere Mareşal, Birinci Ferik, Ferik ve Livalara General, Denizde Birinci Ferik, Ferik ve Livalara Amiral denilir. Generallerin ve Amirallerin derecelerini gösteren unvanlarla Deniz Müşürleri unvanlarının ve diğer askerî rütbelerin karşılıkları Ali Askerî Şûrası kararı ve İcra Vekilleri Heyetinin tasdikı ile konulur.

MADDE 4 - Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

MADDE 5 - Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

(*) 1. Bu kanun, 7 kasım 1982 tarih ve 2709 sayılı (TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI)'nın 74 üncü maddesinde belirtilen devrim kanunlarından olup Anayasanın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerin Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.

2. 27.7.1967 tarih ve 926 sayılı (TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ PERSONEL KANUNU) na aykırı hükümleri, 208 inci maddesi (h) fıkrasiyle kaldırılmıştır

29 Kasım 2011 Salı

YÜZYIL ÖNCE BEDELLİ ASKERLİK


Yer: Meclis-i Mebusan
Konu: Mükellefiyet-i Askeriye Kanunu Layihası
Tarih: 17 Teşrinievvel 1327 (30 Ekim 1911)

Toplantı (İçtima): 8
Oturum (Celse): 1

OHANNES VARTEKS EFENDİ(ERZURUM)- Efendiler, herkesin malumu olduğu üzere, ulema ve ruhaniler, mütefekkir ve alimler nihayet herkes askerlik vazifesinin mukaddes olduğuna bar bar bağırıyorlar. Maatteessüf bu bar bar bağıranlar kitaplara yazanlar, kürsülerde vaız edenlerden hiçbirisi bu hizmet-i askeriyenin mukaddes olduğunu şahsen ve fiilen göstermemişlerdir.
Şimdi zengin 50 lira verip kaçıyor. O halde muharebeye kim gidecek? Fukara, değil mi? Ne için zenginlere, alimlere bu mukaddes hizmetten kaçmak için fırsat veriyorsunuz? Ne için onlara bu mukaddes vazifeden bir hisse vermiyorsunuz? Bu mukaddes vazifeyi yalnız fukaraya veriyorsunuz. Bu nasıl adalettir, bu nasıl müsavattır?[1]


[1] Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre 1, İçtima Senesi 3, cilt 2, sayfa 175-76.

Ali Y. Baltacıoğlu

(Eeee, boşuna Osmanlı'ya özlem duymuyorlar...)

28 Kasım 2011 Pazartesi

BİR HAYALİM VAR GÖKÇEN!

“İnsan ömrü yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor Gökçen…Geçtiğimiz yerlerde fabrikaları görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektrikle donanmış köyler, küçük fakat canlı, tertemiz, sağlıklı insanların yaşayabileceği evler, büyük, yemyeşil ormanlar görmek istiyorum.
Gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların yüzleri sararmamalı, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum.

İstanbul’da ne medeniyet varsa, Ankara’ya da ne medeniyeti getirmek istiyorsak, İzmir’i nasıl mamur kılıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum. Ve bunu çok ama çok yapmak istiyorum.

Dedim ya, insan ömrü çok büyük işleri başarabilecek kadar uzun değil. Mamur olmalı Türkiye’nin her bir tarafı, müreffeh olmalı…

Devletin yapamadığını, millet; milletin yapamadığını devlet yapmalı. Her şeyi yalnız devletten ya da her şeyi yalnız milletten beklemek doğru olmaz. Devlet ve millet ülke sorunlarını göğüslemede daima elele olmalıdır.

Ben yapabildiğim kadarını yapayım, sonra ne olursa olsun, benim kitabımda yok. Geleceği, geleceğin Türkiye’sini, düşünmek görevim. Bir iş aldık üzerimize, bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik anlamda savaş veriyoruz, daha da vereceğiz…. Bu heyecanı yaşatmak, bu heyecanın ürünlerini görmek lazım.”

(Atatürk’ün, doğu ve güneydoğu Anadolu gezisi sırasında Sabiha Gökçen’le sohbetinden… “Cumhuriyet Yalanları 2- Sinan Meydan syf 425-426)